| Son yıllarda ülkemizin halini şöyle bir temaşa ettiğimizde, çok üzücü, yürek burkutucu acılarla dolu olduğunu gözlemleyebiliriz. Sadece okullardaki şiddet olayları sayısının son bir yılda yaklaşık olarak 2 bin 400 olduğu medyaya yansıyan haberler arasında. Bunların çoğunluğu hırsızlık, adam bıçaklama, öldürme, gasp olayları, darp olayları, eroin satışı ve kullanımı, sarkıntılık, tecavüz, tecavüze yeltenme, sınıfta öğretmeni alaya alma, isyan etme, arkadaşını dövme, müstehcen yayınları izleme, buna benzer dergi ve gazeteleri okuma… Şüphesiz en kötüsünün çete kültürü ile yaşamak olduğunu söylemek bana acı veriyor. Bu acılardan bahsetmeye benim yüreğim yetmiyor. Bir sınav komisyonundaki görevim icabı cezaevine gidip çocuk mahkûmları gördüğümde içim kan ağlamış, gözlerimden yaşlar akmıştı. Bu kayıp nesiller kervanına, daha birçok yeni çocuğumuzun katılmasını engellemek için bir an önce önlem almak en elzem, en acil meselelerimiz arasında yer almalıdır. Bütün bunların elbette birçok nedeni var. Tek bir nedene bağlamak son derece yanlış olur. Bu olayları ülkemizin genel durumundan ayrı olarak da düşünemeyiz. Bu, aslında altta kalanın canı yansın anlayışının bir yansımasıdır. Yıllardan beri ülkemizin yönetimini elinde bulunduran anlayışın ya da hükümet erkinin uyguladığı eğitim politikalarındaki yanlışlığın, en küçük bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde tescillenmesidir. Ülkenin genel gidişatındaki sorunlardan kimler sorumluysa, okullardaki ve sokaklardaki şiddet benzeri olaylardan da aynı kişiler veya kesimler sorumludur. Aslında şiddetin sadece okullarda olduğunu söylemek de haksızlık olur. Asıl şiddet beyinlerde. Binbir türlü şiddet filmleri izleyerek çete kültürüyle büyüyen, milli manevi değerlerden yoksun, aile denetiminden uzak kalan, israfın, lüksün, tüketimin körüklendiği bir toplumsal ortamda yaşayan, ezberci bir eğitim anlayışıyla, ahlak ve karakter eğitiminin verilmediği, tam tersine batı kültürü ve taklitçiliğiyle donatılan bir eğitim sisteminin içinden çıkan çocuklardan başka şeyler beklemek de zaten hayalcilik olurdu. Bugün kabul etmek gerekir ki, dünyada en az 20 yıldan beri şiddet filmleri furyası var. Ülkemizde de oldukça rağbet gören şiddet ve cinsellik temasının ağır bastığı bu tür filmlerin çocuklar üzerindeki etkileri bilimsel olarak tespit ediliyor mu bilmiyorum. Medyanın sorumluluktan uzak, adeta şiddeti olağan gösteren yayın anlayışı şiddet olaylarını körüklüyor. Yazılı ve görsel medya, yayınlarıyla adeta şiddeti, cinselliği ve mafya türü ilişkileri onaylar bir tutum içindedir. Olayları haber konusu yapan yayın kuruluşları, gün içindeki diğer yayınlarıyla şiddeti onaylamadıklarını mutlaka hissettirmelidirler. Bu yayınlar, ahlaki ve ekonomik çöküntüyle birleşince bütün bir ülkeyi yangın yerine çeviriyor. Sonuçtan sadece çocuklar değil, aileler de etkileniyor. Ailenin yapısı bozulunca çözülme hızlanıyor. Evlilikleri geçimsiz olan eşlerin çocuklarındaki şiddet eğilimlerinin diğer ailelerin çocuklarına göre daha fazla olduğunu görmek mümkün. Sonra ne oluyor? Çocuk, Anne baba arasındaki şiddeti zamanla normal görmeye başlıyor. Kötü arkadaş, bozuk aile, yetersiz okul ve yanlış model oluşturan toplum yapısı, çocuğu bir değirmen gibi öğütüp un ufak ediyor. Bütün bu olayların sonucu, okulda, sokakta ve ailede şiddet sorunları olarak karşımıza çıkıyor. Aslında kim ne derse desin, şu gerçeği herkesin kabul etmesi lazım: Şiddete eğilimin altında, yanlış eğitim politikaları yatıyor. Hakkı değil, gücü üstün tutan, idealist ya da maneviyatçı değil, materyalist olan, nefsini terbiye eden değil, nefsinin kölesi olan, nefsini ilahlaştıran nesiller bu anlayışı nerden öğrendiler. Zevk-ü sefa içinde yaşamak isteyen, eğlence peşinde koşan, sadece parasal amaçları önemseyen bu aymaz gençlik, bu şuursuzluğu nerden aldı dersiniz? Kimlerin eliyle genç beyinler böyle sulandırıldı? Elbette bu çocukların içinde yaşadıkları bir toplum var. Ama onlar bu toplumun İslami kültür ve ahlaki değerleriyle değil, başka şeylerle büyütüldüler. Kalplerine, ruhlarına ve beyinlerine hep yabancı fikir ve düşünceler şırınga edildi. Elbette bu çocukların içinde bulundukları bir eğitim sistemi var. Ama onlar milli olması gereken bu eğitim sisteminde, gayri milli değerlerle öğütüldüler. Şimdi bu çocuklar, sadece kendini önceleyen, çıkarını, zevkini önceleyen bir bencillik içinde bulunuyorlar. Böyle bir zihinsel saplantıyla, fikri şartlanmayla büyüyorlar. İstediğini elde edemeyince de şiddete başvuruyor. Samsun’da doğan çocuklar Hollywood kültürüyle büyütülüyorsa, elbette bunda bir terslik vardır. Bankaların içini boşalttıkları gibi okullarımızın da içini boşalttılar. Sonuçta, amaçsız, ruhsuz, şuursuz, menzilsiz, ilimsiz, irfansız, sevgisiz, davasız, düşüncesiz ve kültürsüz bir şekilde yetişen nesiller, işte böyle bataklığa saplanıp durdular. İnsan beyninde biyolojik olarak zaten şiddet eğilimi var. Bir insanı ormana bırakın, tek başına büyüsün, medeniyet ve kültür adına bir şey öğrenmesin, o insanda saldırganlık kendiliğinden ortaya çıkar. Bu, toplum içinde yetişen nesillerin, en az ormandaki adam kadar medeniyet ve kültürden uzak olduğu anlamına gelir. Eğer çocuklarımızı medeniyetimizin değerleriyle büyütemezsek; ruhlarına eğilmeden, sadece midelerini doyurup amaçsız bırakırsak, sonuçta kendini boşlukta bulan çocuk, elbette saldırmakta hiçbir beis görmeyecektir. Çünkü artık kaybedeceği bir şeyi kalmamıştır. Nasıl olsa uğruna yaşayacağı bir değeri kalmamıştır. Aslında hiç kimse doğuştan suçlu değildir, özünde suçlu değildir. Bunlar bizim çocuklarımız, onlara sahip çıkmamız gerekir. Sosyal kulüpler, sportif faaliyetler, onların sadece midelerini değil, daha çok ruhlarını doyuran dernekler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşlarının eliyle bu olayların önüne geçilebilir. Bütün dünyada kabul gören bir uygulama var. Şiddetin önüne ancak değerler eğitimi ile geçilebilir. Değerler eğitimini en başta verecek olan yer okuldur. Ailenin de desteğiyle mutlaka kendi değerlerimizi çocuklarımıza kazandırmalıyız. Yoksa bir gün kafamızı duvarlara vursak bile, fayda etmez. Öyle sanıldığı gibi yüzeysel güvenlik tedbirleriyle, okul çevrelerine, sınıflara, koridorlara kamera yerleştirmekle, polis bulundurmakla bu sorunlar çözülmez. Daha temelden, daha kökten çözümler bulmak lazım. Örneğin İstanbul Emniyeti Müdürlüğü’nün uyguladığı bir yöntem vardı. Çocukların psikolojik gelişiminden sorumlu bayan polisler yetiştirildi. Bu polislerin görevi, çocukta uyuşturucu eğilimi var mı yok mu, araştırmak. Böyle güzel örnekler yaygınlaştırılmalıdır. Bununla birlikte her şeyden önce, ahlakı ve maneviyatı önceleyen bir anlayışın ülke yönetiminde söz sahibi olması lazım. Bu meseleyi bütüncül bir anlayışla ele alan, ülkemizi ve insanımızı tüm sorunlarıyla, tüm yönleriyle ele alan, ona göre çözün üreten bir yaklaşım olmadan yapılacak çalışmalar, bataklıkta sinek öldürmekten öteye geçemez İsmail Okutan |